• 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10
Paris

Paris’le 18 yaşında tanıştım. Lisede derslerde yüzlerce defa Paris’i okumuş, yazın Fransız guruplara rehberlik yaparken Paris hakkında binlerce şey dinlemiştim.
Hiç gitmeden, neredeyse sokak isimlerine kadar ezbere biliyordum. Buna rağmen,
18 yaşında ilk ayak bastığımda karşılaştığım şehir, beklentilerimin çok ötesindeydi.
Eşitlik, özgürlük ve kardeşliğin, 1871 komününün ve 1968 gençlik hareketinin başkenti,
her şeyiyle 18 yaşında bir gencin aklını başından almaya yeterliydi….
Aldı da zaten, 40 gün boyunca Paris sokaklarını sarhoş gibi dolaştım.
Yıl 1973 idi. Kızıl Danny nin Sorbonne’un arka sokağında “rue des écoles” de barikatları kurmasının
üzerinden henüz 5 sene geçmişti. Montaigne heykelinin önüne oturup, sokağın 68 Mayısında neler yaşadığını gözümde canlandırmaya çalıştım..
Edith Piaf’ın bebekken terk edildiği kaldırımda, onun şarkılarını dinleyerek şarap içtim…
Son komünarların vuruşarak düştüğü duvara karanfil bıraktım.
Sorbonne’da derslere girdim. Üniversitenin bahçesinde Fransız öğrencilerinden Nazım’ın şiirlerinin fransızcasını dinledim.
İşçi Kavgası Partisi’nin mitinglerine katıldım. Parti Başkanı Arlette Laguiller’yi dinleyebilmek için parklarda sabahladım.
Rehberlikte tanıştığım insanlar beni günlerce misafir ettiler. Beş kuruş para harcatmadılar.
Onlar benim fransızcama, ben onların ne çok şey bildiğine şaşırarak, sabahlara kadar Sartre, Camus tartıştık.
Sonraki birkaç yıl daha, okullar kapanır kapanmaz Paris’te buldum kendimi.. Her geri dönüş yolunda bir sonraki yazın planlarını yaparak...
Sonra, tıbbiyeyi bir an evvel bitirebilme derdi.. ardından ihtisas… derken askerlik sorunları nedeniyle 16 sene, bir daha Paris’e gidemedim.
1993 te yeniden döndüğümde Paris beni ilk seferinden daha çok şaşırttı. Sanki bir hafta önce ayrılmış gibiydim.
Her şey… ama her şey aynen duruyordu.
Aynı “café” ler , aynı café’lerde yaşlanmış aynı garsonlar.. Sokak isimleri, kaldırım taşları.. hatta St Lazare metrosundaki dilenci kadın…
Ama ben değişmiştim.
Artık Fransız Çocuk Cerrahları ile daha lüks restoranlarda yiyor, daha kaliteli şaraplar içiyordum. Kravat takıyor, argosuz bir fransızcayla medikal konuları
tartışıyordum. Ama Paris bu değildi ki… ben şişesi 10 franklık şarabımı Edith Piaf’la paylaşmak istiyordum. Metro’ya turnikenin üzerinden atlayıp beleş binmek.
Parklarda Arlette’i bekleyerek sabahlamak istiyordum.
Bir gün yine yapabilir miydim?
Bunları bir daha asla yapamayacağımı, pırıl pırıl bir Paris gecesinde, Kongre Başkanının evinin bahçesinde şezlonga uzanmış gökyüzüne bakarken anladım..
Nazım’ın dizelerini mırıldanıyordum bilinçaltından “Memleket mi? Yıldızlar mı? Gençliğim mi daha uzak?”
Memleket üç saatlik mesafedeydi…. Yıldızlara da gidilirdi bir gün elbet… Ama ya gençliğim?. Kaçıp gitmişti işte avucumdan.. Bir daha hiçbir zaman, 18 yaşında,
Paris’te olmayacaktım..
Tıbbiyeyi bitireyim.. İhtisas’a gireyim.. Aman doçentlik sınavı!… derken, zamanı ıskalamakta olduğumun farkına varmamıştım.
Elde ettiklerimle, ıskaladıklarım kıyaslanabilir miydi? Ya da, en başa dönmek mümkün olsa neyi tercih ederdim?
Bunlar düşünürken daha önce 1 ay yanında çalıştığım M.Mollard’ın sesiyle kendime geldim.
“Havanın böyle olduğuna aldanma, meteoroloji yarının yağışlı olacağını söylüyor!”
“İnşallah!” dedim “Ben Paris’i yağmurlu severim... Gençliğimde, Paris gökyüzünde yıldızları gördüğümü hiç hatırlamıyorum”
“Senin yaşında hep gençliğini arar insan!” diye cevap verdi 65 yaşındaki adam. “Altmışından sonra anlıyorsun gerçeği… yani artık geri dönmenin mümkün olmadığını… sıfırdan, yeniden başlıyorsun hayata..”
Geçen hafta yine Paris’teydim. Telefonla aradım M.Mollard’ı, birkaç sene önce emekli olmuştu, şimdi 75 yaşında. Beni güçlükle hatırladı. Ya da nezaketen hatırlamış gibi davrandı. 40 yıllık hayat arkadaşını 6 ay önce kaybetmişti. “Bütün anılarımızla beraber gitti!” dedi. “Artık yeniden ve sıfırdan başlıyorum hayata..”
Telefonu kapattım. Pis bir yağmur yağıyordu Paris’te. “Café du coin”in yerine açılmış McDonalds dan gençlerin neşeli gürültüleri geliyordu. Edebiyat Fakültesinden, St Michel Bulvarına çıkan üniversiteliler, üzerinde USA yazan T-shirtleriyle, arkadaşlarına katılmak için koşuşturuyorlardı. Yeşil yandı. Gaza bastım.
25 senedir hiç değişmeden, anılarımın bekçiliğini yapan Paris, son birkaç senedir akıl almaz bir değişikliğe uğruyordu. Bunu hissediyor ama anlamazdan geliyordum.. Radyoyu açtım “Paradise FM” de kırık amerikan aksanlı DJ, bir rap parçanın anonsunu yapıyordu…
Artık gerçekten kaçmanın anlamı yoktu.. Paris’i Paris yapan her şey birer birer yok oluyordu. Globalizasyona (ya da kendi deyimleri ile mondiyalizasyona) direnen son kale de düşüyordu..
Ve gençliğimin başkenti, düşerken anılarımı da birlikte götürüyordu..
Dönerken uçaktan Seine’in kıvrımlarına son kez baktım.
Yeniden ve sıfırdan başlanabilir miydi? Ya da bir matrix miydi herşey??